Yeşilin Kaldığı Sayfa

KitapBagi Yonetimi

Yayın: · Güncelleme:

Yeşilin Kaldığı Sayfa
Su’nun boya kutusunda en çabuk yeşil kalem biterdi. Marmaris’te, ilkokul üçüncü sınıfa gidiyordu. Çizdiği evler küçük, ağaçlar büyük olurdu. Annesi Havva nedenini sorduğunda, dallara daha çok kuş sığsın istediğini söylerdi. Küçücük kalan yeşil kalemlerini atmaz, pencerenin önündeki bir kavanozda biriktirirdi. En sevdiği kitabın kapağında da kocaman bir ağaç vardı. Dibinde bir kirpi, dallarında kuşlar, yaprakların arasında bir sincap… Su kitabını bahçede okurken köpeği Toprak ayaklarına yatardı. Bazen sayfayı ona doğru çevirir, resimlere bakmasını beklerdi. Toprak başını dizine koyunca gördüğünü sanırdı. Su ormanı okuyarak, Toprak koklayarak tanımıştı. Akşam yürüyüşlerinde biri dallara bakar, diğeri köklerde oyalanırdı. Okulda ormanların bütün canlıların evi olduğunu öğrendi. Bu cümlenin altını yeşille çizdi. Büyüklerin de bildiğini düşünüyordu. Zaten kitabı onlar yazmıştı. Bir öğleden sonra dağın üzerinde tuhaf bir bulut belirdi. Su yağmur yağacak sandı. Sonra bulutun altından alevler yükseldi. Havva balkondaki çamaşırları topladı. Babası Rüzgar pencereleri kapattı. Dışarıdaki rüzgâr dumanı eve taşıyor, Toprak bahçede dönüp duruyordu. Su sorular soruyor, annesiyle babası her defasında cevap veremeden başka bir şeye yetişmeye çalışıyordu. Gitmeleri söylendiğinde kitabını aldı. Bahçe kapısı açıldığı sırada bir siren çaldı. Toprak korkup fırladı. Her akşam yürüdükleri patikaya, bildiği ağaçların arasına koştu. Su arkasından seslendi. Toprak bir an dönüp baktı. Sonra dumanda kayboldu. Rüzgar tasmayı alıp peşinden gitti. Havva kızının elini tuttu. Görevlilerin gösterdiği yere, yolun aşağısına indiler. Su’nun gözleri patikada kaldı. Sabah yeşil olan yamaçta alevler yürüyordu. Su, ateşin kocaman ağaçlara böyle kolayca dokunabilmesine şaşırdı. Gövdeleri kalındı. Kökleri toprağın altındaydı. Bir yerinde durması gerekmez miydi? Ormandan sesler geliyordu. Kuşların sabahları duyduğu ötüşlerine benzemiyordu bunlar. Her havlamada annesinin elini çekiyor, her sessizlikte biraz daha sıkıyordu. Sonra babası göründü. Su önce sevindi. Bir adım attı. Toprak bazen geride kalır, bir yeri koklar, sonra koşarak yetişirdi. Yine öyle olmasını bekledi. Rüzgar’ın elinde tasma vardı. Toprak yoktu. Babası yeniden gitmek istedi. Bir görevli önünü kesti. Az önce geçtiği patika artık görünmüyordu. Rüzgar bir şey anlatmaya çalıştı; köpeğinin boyunu eliyle gösterdi, sonra elini indirdi. Su, babasının da ne yapacağını bilmediğini ilk kez gördü. Yol kenarında küçük bir kuş yatıyordu. Gagası aralıktı. Su çömelip önüne şişesinden biraz su döktü. İnce bir çizgi hâlinde gagasına yaklaşmasını izledi. Kuş içmedi. Havva yanına eğildi. Kızının omzuna elini koyup kuşun öldüğünü söyledi. Su sözcüğü biliyordu. Ama kuş hâlâ oradaydı. Kanatları vardı. Tüyleri rüzgârda kıpırdıyordu. “Bir daha hiç mi?” Havva başını salladı. Su, içilmeyen suya baktı. Sonra ormana. “Toprak da mı?” “Bilmiyoruz.” Su o cevabın içinde kalmak istedi. Çevrelerinde insanlar koşuyordu. Kovalar taşınıyor, hortumlar çekiliyor, isimler bağırılıyordu. Dağın karşısında herkesin elindeki su pek azdı. Yanlarında duran bir adam yangından söz ederken: “İnsan çıkardı bunu,” dedi. Su annesine baktı. Yanlış duyduğunu söylemesini bekledi. Havva sustu. Kitabı da bir insan yazmıştı. Ağacın gölgesine kirpiyi yerleştiren, sincabın tutunacağı dalı çizen, altına ormanı korumaları gerektiğini yazan bir insan. Su kitabını göğsüne bastırdı. Kapağın kenarı avucuna battı. Aynı insanlar nasıl hem bunları biliyor hem bunları yapabiliyordu? Yangını söndürmeye çalışanlar da insandı. Babası, annesi, kendisi de. Okulda hepsine birden *insanoğlu* diyorlardı. Su o gün bu kelimenin içinde birbirine hiç benzemeyen ne çok insan bulunduğunu gördü. Birinin yaktığına yetişebilmek için onlarcası koşuyor, yine de yetişemiyordu. O gece Havva pek konuşmadı. Televizyonda birileri açıklama yapmaya başlayınca kapattı. Su yanına oturduğunda kızının kül kokan saçlarını uzun uzun okşadı. Havva küstü. Kime olduğunu söylemedi. Rüzgar günlerce Toprak’ı aradı. Fotoğrafını gösterdi, telefon numarasını bıraktı. Her dönüşünde Su önce ellerine, sonra arkasına baktı. Toprak bulunamadı. Bir zamanlar üzerinde koştukları patikada şimdi ayak izleri küle basılıyordu. Su yerden bir avuç toprak aldı. İçinde ufalanmış yapraklar, kararmış incecik parçalar vardı. Parmaklarını açınca rüzgâr bir kısmını götürdü. Toprak’ı orman saklasın istemişti. Oysa ağaçların kendilerinin de kaçacak yeri yoktu. Eve döndüklerinde köpeğin kabı kapının yanındaydı. Su, su kabına su koydu. Akşam kitabıyla bahçeye oturdu. Ayaklarını biraz yana çekti; Toprak’ın yattığı yeri boş bıraktı. Kitaptaki ağacın bütün yaprakları yerindeydi. Kirpi hâlâ gövdenin dibinde, sincap aynı daldaydı. Su sayfaya dokundu. Orası serindi. Arka sayfadaki boşluğa yazdı: *Bu kitabı da insan yaptı. Yangını da insan çıkardı.* Bir süre kalemi elinde tuttu. *Biz hepimiz insansak, bu nasıl oldu?* Cevaba yer kalsın diye altına başka bir şey yazmadı. Bir gün yağmur yağacaktı. Gökten inen su küle karışacak, kararmış toprağın bir yerinden incecik bir yeşil çıkacaktı. Rüzgâr yine esecek, dallar yeniden kuş taşıyacaktı. Doğa, kendisine yapılanları unutmuş gibi gölgesini önümüze serecek, bize vermeye devam edecekti. Biz buna iyileşmek diyecektik. Belki affedilmek de. Ama yarın başka bir yerde bir kız daha ağlayacaktı. Bir baba elinde boş bir tasmayla dönecek, bir anne çocuğuna ölümün ne olduğunu anlatmak zorunda kalacaktı. Yeşil geri gelse de her şey geri gelmiş olmayacaktı. Doğa bizi affetmiş gibi yeniden çiçek açacaktı. Peki biz, ne yaptığımızı bile bile, kendimizi nasıl affedecektik?
Tüm hikâyelere dön